Edep

Emre uymak edeptir.

Edeb kelimesi me’debe kelimesinden türetilmiştir. Bu ise, yemek üzere toplanmak demektir.

Emir davet,
Amel icabet,
İlim ziyafet,
İrfan afiyet;
Edep ise bu merasimin birlikteliğidir.

Edebin hükmü ve etkisi emir ve amel gibi iki ucu biraraya getirdiği içindir.

 Emir — Edep — Amel

Emri direkt ve dolayımsız olarak yerine getiremeyeceğimiz için taşıyıcı bir üçüncü olan edebe ihtiyacımız vardır. Emri, yerine getirilmesi demek olan amele taşıyan edep fail olan emir ve meful olan amel arasında münfaildir. Münfail, fail karşısında meful, meful karşısında fail olandır. Bu yüzden “emr fevkal edep” emir edebin üzerinde ve “edep fevkal amel” edep de amelin üzerindedir.

Mümkünler varlığa ancak sıralı bir şekilde girebilir.

Şe’n kelimesi “O hergün bir iştedir (şe’n)” er-Rahman 55/29 ayetinde ifade edilir. Şe’n fiil demektir. Başka bir ifadeyle kastedilen günün en küçük biriminde Allah’ın var ettiği her şeydir. Günün en küçük birimi bölünmeyen an demektir. Fiil, failin zatı gereği yapmadığı bir şey ise -yani eşya zatı gereği failden meydana gelmemiş ve münfail olmazsa- kendisinin edilgeni ve mefulü olan şey o esnada üzerinde bulunduğu bir yapıya ve duruma sahip olmalıdır. İşte o yapı fiilin ta kendisidir. Fail zatı gereği fail olunca, alemin bir defade kendisinden meydana gelmesi zorunlu değildir, çünkü mümkünler, sonsuzdur ve sonsuz olanlar varlığa ancak sıralı bir şekilde girebilir. Bir anda varlığa girmeleri ise imkansızdır.

Zatı gereği imkansız olan bir şey hakkında tertibe göre fail olan, bütünü izhar etmedi diye, eksiklikle nitelenemez. Çünkü fail için bütün yoktur. Öyle bir şey zatı gereği imkansızdır ve hakikatler değişmez. Binaenaleyh mümkün zatı gereği gerçekleşen tertibi izhar ederken Allah zatı gereği varlığı verir. Bu durum tecelli nurunun mümkünün gözünün üzerine düşmesidir. O nur sayesinde mümkün kendini ve o nurun yayıldığı şeyleri görür. O varlık diye isimlendirilir ve bu konuda akli düşüncenin hükmü yoktur. Evet! zikrettiğimiz bazı hususlarda aklın hükmü varken bazı işlerde ise teslimiyetle kabul eder. Hak zatı gereği kendi şe’nlerinde yaratırken tertip şe’nlere aittir.

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c18s128-129

Edep, bütün hayırların toplamı demektir.

Allah sana ve bize yardım etsin, bilmelisin ki: Mutlak varlık, mutlak iyilik demektir. Nitekim mutlak yokluk mutlak kötülüktür.
Mümkünler bu ikisinin arasındadır. Onlar varlığı kabul ettikleri ölçüde iyiliklerden nasip alırken yokluğu kabul ettikleri ölçüde kötülükten nasiplenirler. Edep bütün hayırların toplamı demektir. Nitekim kelimenin kökü olan me’debe (sofra) de insanlar yemek için etrafında toplandıkları için böyle isimlendirilmiştir.

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c14s305

Edep, izi takip etmektir.

Latifi latif bilir
Latif olan kesifin içinde
Dostum! Biri öteki
Kesif ve latif arasında dur
Her bakımdan öncelik elde edersin
Müşahede ehli onu elde etmiş
Her yönden el-Latif’in kulu ol
İzi takip edenler onu elde etmiş
Peygambere verilen mutluluğu görürsün
Temizlik ehlinden elbise elde edersin

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c16s325-326

Sahibiyet — Teslimiyet — Aidiyet

Birbirine tamlama olan iki şeyden, her birinde tamlamanın verdiği bir isim ortaya çıkar. Zeyd dediğinde, bir insan söz etmektesin
ve bundan başka bir şey de anlaşılmaz. Ömer dediğinde, o da bir insandır ve bundan başka bir şey anlaşılmaz. “Ömer’in oğlu Zeyd” ya da “Zeyd’in babası Ömer” dediğinde ise hiç kuşkusuz, Ömer’in oğlu olduğu için Zeyd adına evlatlık ismi meydana gelmiş, Ömer için de Zeyd’in babası olduğunda babalık adı meydana gelmiştir. Başka bir ifadeyle Zeyd’in evlatlığı Ömer’e babalığı, Ömer’in babalığı ise Zeyd’e evlatlığı verdi. Tamlama olan iki şeyden her biri bir diğerinde tamlamadan önce nitelenmemiş olduğu bir anlam meydana getirir. Başka bir örnek ise, Ömer’in kölesi Zeyd’dir. Bu örnekte kölelik, Zeyd’in köle, Ömer’in sahip olmasını gerektirir. Zeyd’in köleliği Ömer hakkında sahip ismini meydana getirmişken, Ömer’in sahipliği Zeyd için köleliği meydana getirmiştir. Böylece ona köle, Ömer’e sahip denilir. Tamlamanın öğelerinden her biri için, bu tamlamadan önce bu iki ismin anlamı yoktu.

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c2s75

Tanım iki emri birlikte içerir.

Allah kula ameller farz kıldığı gibi, amelleri yaptığında, sorumlu olduğu şeyi yapması karşılığında
kulu ödüllendirmeyi de kendi, üzerine farz kılmıştır. Böylece yüce mertebe, kulun dilediğinin karşılığındaki ihsanda etkisinin ortaya çıkması nedeniyle, mülkün mülkü -ki mülk alemdir- haline gelir. Binaenaleyh Allah’a mülkün mülkü diye tabir edilen bir nitelik verilmiştir. Allah, maliktir (sahip) ve kullarına emrettiği şey nedeniyle meliktir (hükümdar). Aynı zamanda Allah, kulun kendisine emrettiği şey nedeniyle de mülktür. Allah kula ‘beni anmak için namaz kıl’ Taha/14 dediği gibi kul da ‘Rabbim beni bağışla’ El-Araf/151 der. Hak katından kula dönük şey emir diye isimlendirildiği gibi kulun mertebesinden Hakka dönük şey dua diye isimlendirilir. Bu isimlendirme, Allah karşısında edebin gereğidir. Gerçekte ise, her iki yönde de emirdir. Çünkü tanım iki emri birlikte içerir.

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c2s75

Besmele ile amel yaratmak.

İşte Allah’ı bilen, O’nun karşısında sürekli huzur halinde olan edeplilerin hali böyledir. Edepli insan bu yerde “ol” sözünün gücüyle değil, besmeleyle ameli yaratır. Besmelenin gayesi amelde şeytanın ortaklığından kurtulmaktır. Çünkü Allah şeytana mal ve çocuklara ortak olmasını emretmiştir ve şeytan da bu ilahi emre bağlı ve bu konuda hırslıdır. Bize ise bu ortaklık meselesinde şeytandan sakınmamız emredilmiştir. Biz de bize görünmediği ve kendisini göremediğimiz için ondan sakınacağımız şeyi araştırırız, Allah da bu talebimize karşılık bize adını vermiştir.

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c12s219

Elif ile asla başlanamaz.

Ba, bütün surelerin başında bulunan Besmele’nin ilk harfi olduğu için öncü harftir. Besmele’nin bulunmadığı sure ise (Berae/Tevbe) Ba harfiyle başlamıştır. Allah şöyle buyurmuştur: Beraetun. Yahudi bilginlerinden birisi bize şöyle dedi: “Sizin birlikte bir nasibiniz yok! Kitabınızın sureleri B ile başlıyor.” Ben de şöyle yanıt verdim: “Sizin ki de öyle! Çünkü Tevrat’ın ilk harfi de Ba’dır.” Bunun üzerine sustu kaldı ve bir şey söylemedi. Çünkü Elif ile asla başlanamaz.

el-Fütuhatü’l-Mekkiyye c1s224

Yorum yapın